08.10.2021

Gözlerini açtığında ilk tavandaki lekeleri fark etti. Her geçen gün büyüyen, yayılan, hatta gittikçe kararan kara lekeler. Birşey yapmak gerek diye geçirdi içinden. Usta çağırmak lazım. Erteledikleri işler geldi aklına, gittikçe büyüyen, üst üste yığılan işler. Buna alışmıştı artık. Yapması gerekenleri bilerek ve isteyerek inadına yapmıyordu Osman. 

Bu düşünceler aklında dönerken o tanıdık his  vücudunu sinsice kavramaya başladı. Önce omuzlarından başladı onu yatağa iyice gömen baskı, ve şimdi parmak uçlarına kadar yayılıyordu. O kocaman fil oturmuştu yine üstüne, uyuşmanın en üst noktasını yaşadı. Garip bir zevk hissediyordu.. Bu sayede kafasındaki seslerden uzaklaşabiliyordu. Hep burada kalmayı dileyerek gözlerini kapadı ki kapı zilinin ısrarla çalan sesini duydu.  

Bir anda yataktan kalktı koşarak kapı otomatına koştu. ‘Beş dakikaya geliyorum sakın gitme bir yere’ diye seslendi. Bir sıçrayışta dolabından kot pantolonunu aldı, siyah tişörtünü üzerine geçirdi, en sevdiği saç wax ını cebine attı ve deri ceketini portmantodan çekerek bir koşu merdivenleri indi. 

Hacer kollarını kavuşturmuş, dudaklarını büzmüş, bacaklarını sinirden sallaya sallaya sigarasını içiyordu. Allah bilir zilin sesine uyandı yine, ben bu çocuğa daha ne kadar annelik yapacağım diye söylenmeye başladı. Kuaföre başladığı ilk gün hoşlanmıştı aslında Osman’dan Hacer. Başkasının iyiliğini rahatlığını en ince ayrıntısına kadar düşünmesini severdim Osmanın. Kuaförde kimin keyfi kaçık kim yorgun kim dertli anlardı. Ne yapar eder keyfini yerine getirirdi herkesin. Hacer öyle etkilenmişti ki bu adamın şefkatinden, evlenmeye bir türlü gönlünün varamadığı nişanlısından yıllar sonra kendi ayrılmıştı. O akşam Osmana kendi teklif etmişti iş çıkışı bir şeyler yemeyi. Eh sonunun ne olacağını bile bile evine giden de kendisiydi, o kadar sene nişanlısından sakladığı bekaretini kendi teslim etmişti Osmana. Kocaman güçlü kollarının arasında ne kadar mutluydu. Ama onu tanıdıkça asıl bakılmaya muhtaç olanın kendisinin değil Osman olduğunu anlamıştı. Osman Hacerin kurtarıcı içgüdüsünü öylesine kaşıyordu ki, bu çocuk ne yer ne içer diye düşünmekten geceleri uyuyamadığı oluyordu. Artık aralarındaki hissin aşk olduğundan bile emin değildi Hacer. Garip bir annelik içgüdüsüne dönüşmüştü ona olan ilgisi. Başka türlü her sabah alır mıydı kapısından bu çocuğu? 

Osman, Hacer’i kendi kendine söylenirken buldu. Yine çok sinirlenmişti kesin. Hacer Osmanı kapıda gördüğü gibi bir daha ona bakmadan hızlı adımlarla yürümeye başladı, peşinden yetişeceğini biliyordu. 

Osman: Günaydın güneşim yine çok enerjiksin. Ne oldum bakim iyimisin? Gece uyuyamadın mı yoksa gözlerinin altı yine kararmış. Ne oldu baban mı canını sıktı yine. Hadi anlat güzelim.  

Hacer: Hayır Osman sen sıkıyorsun canımı. Benimle oynuyor musun yoksa hakkaten mi hiç birşey umurunda değil senin bu hayatta. Her sabah tam vaktinde evinin önüne geliyorum. Aşağıda beni bekleme zahmetine bile girmiyorsun, bir de üstüne bana zilini çaldırıyorsun. Annem geldi demiştin, kadını da uyandırdım. Biliyorsun ne kadar tanışmak istediğimi onunla. 

Osman: Tanıştıracağım elbet güzelim, kadın o kadar yoldan geldi biraz zaman geçsin. Zaten zorla arattın beni bana gel bana bak diye evin halini gördükten sonra. Kadının yüreğine iniyormuş. Günlerdir ev topluyor yemek yapıyor, bana çok güzel bakıyor merak etme. Zamanı gelince konuyu açacağım ona da. Gel keyfini yerine getirelim bu sabah sana kuruvasan alayım çikolatalı. Bir de su dalgası yaparız dükkanda saçlarına, o kalın dalgalardan, müthiş olursun. 

Hacer ağzınını kıvırarak hafifçe sırıttı, hala Osman’a bakmıyordu. Baksaydı yine onu kandırdığını görecekti alenen. Bu çocukta gerçek bir şeytan tüyü vardı. Asla kızamıyordu.

Dükkana girdiklerinde Osman kendini lavaboya attı. Yüzünü bile yıkamamıştı henüz. Cebinden wax’ını çıkardı ve simsiyah gür saçlarına dağıtmaya başladı. Parmaklarını her geçirdiğinde daha iyi şekil alıyordu. Saçlarını çok seviyordu Osman. Babasından yadigar gür ve kara saçları her ortamda onu öne çıkarırdı. Onlarsız ne yapardı? Yapması gerekenleri bilerek ve isteyerek inadına yapmıyordu…Aynadaki yansımasına bakarken ellerinin uyuştuğunu hissetti. O his tekrar geliyordu. Onu buradan alıp götüren uyuşma hissi bu sefer ayak parmaklarından başlamıştı. Gözleri kararır gibi oldu, lavabonun kenarına tutundu. Düşemezdi burada olmazdı. Uyuşmanın o dayanılmaz hissini tekrar duymaya başladı.Hep burada kalmayı dileyerek gözlerini kapadı. Tam da o anda o tanıdık sesin kuaför dükkanına girdiğini duydu. 

Suat hanım: Hoşbulduk evladım hoşbulduk… Sağolasın yavrum Osman geldi mi?

Gelen Suat hanımdı. Saat tam on olmalıydı. Ne on dakika fazla ne erken. Tam olarak onda gelirdi Suat hanım her çarşamba. En güzel kıyafetlerini giyinip apartmanından ağır adımlarla çıkardı. Sokakta salına salına yavaşça gelir her esnafa mutlaka selamını verirdi. Bu semtin ve hatta bu şehrin en eskilerindendi Suat hanım. Osman silkelendi ve bir hışımla saçını bitirdi. Ellerini yıkadı ve havluyu havada savurarak elini silerken tuvaletin kapısından dışarı sıçradı.  

Osman: Aman efendim hoşgeldiniz, sefalar getirdiniz. Nasılsınız iyisiniz inşallah. 

Cevap vermesine gerek bile yoktu. Sırtında tilki kürk şalıyla gelmişti yine. Demek ki akşam balkonda kağıt oynanmıştı. Geç saatlere kadar sürmüş olmalı ki o balkonunun meşhur cereyanını yemişti boynuna. Göz kalemini titrek çekmiş, fazlasıyla uzun bırakmıştı. Belliki sabah kardeşi Şerif hanım aramış, dakikalarca dedikodu yapıp sinirlerini oynatmıştı. Başının üzerinde altın bir taç gibi duran o bir tutam renklendirilmiş saçları diken diken olmuş. Ah kedileri Nimet yine krem rengi koltuklarını toz yapmış ki sabah sabah silmeye kalkmıştı kesin. Ah be Suat hanımcığım yine en huysuz halinle bana gelmişsin. Hadi seni bir pamuk edeyim diye düşündü Osman. En iyi olduğu işti bu. Herkesin halinden öyle iyi anlardıki. 

Suat hanım: Ah Osmancığım boynum tutuldu yine. Zor geldim buraya. 

Osman: Volkan! Temiz bir havlu ısıt oğlum fönle, hemen Suat hanıma getir! Buyrun Suat hanımcım, şuraya oturun. Ne içersiniz? 

Suat hanım: Bitki çayı ver evladım, dün akşam balkonda oturduk çok çay içtim, çarpıntıdan uyuyamadım. 

Osman: Hacer! Suat hanıma bir ıhlamur kaynat, iyice demle azıcık soğuyunca içine iki tane ince limon dilimi at. Soğuk aldıysanız dün akşam boğazlarınıza iyi gelir. 

Suat hanım: Sağol Osmancım yaşa. Ne yapacağız şu saçlarıma. Baksana diken diken, Şerif hanım dün akşam kafamı şişirdi, üstüne de sabah gitmek bilmedi. Nimet de akşam balkondan almış tozları evin içi ayak izi dolu. Bütün hey heylerim üzerimde bu sabah.

Ooo Şerif hanım hem de yatıya gelmiş dün akşam. Bu hasarı biz nasıl toparlayacağız bakalım. 

Osman: Ben şimdi saçlarınızı güzelce yıkar bakım yaparım. Uçlarını yumuşatırız ondan sonra hafif yandan güzelce tararım. Krepeyi de arkalara atarız sadece. Şahane olur hiç merak etmeyin. Bu kesim stili bizi uzun süre götürecek. Heh Hacer getirdin mi çayı. 

Suat hanım: Sağol Hacer evladım, ojelerimi de silsen benim vaktin varsa. Otuz beş numara mı sürsek bugün?

Hacer: Hemen efendim, vaktim var merak etmeyin. 

Osman: Suat hanım siz kahvaltı da etmemişsinizdir. Volkan! Nerde bizim havlu, hadi bir koşu simit peynir al pastaneden, buzdolabında domates salatalık olacak onları da kes güzelce getir. 

Suat hanım: Aman evladım peynir tuzlu olmasın, tansiyonum fırlar bugün yine bak tık tık çarpıntım var. 

Osman: Volkan! Lor peyniri al dolaptan. 

Suat hanım: Hay sen çok yaşa Osmancım. Hacer kızım krem sürerken biraz ovalarsın dimi ellerimi. 

Hacer: Tabii ovalarım efendim. 

….

Hava kararırken son müşteriyi de güler yüzüyle uğurluyordu Osman. Arkasını döndüğünde eli belinde sinirli bir Hacer ona bakıyordu. 

Hacer: Şimdi mutfaktan çıktım, inanamıyorum sana Osman öğle yemeğine dokunmamışsın bile. Bende kabahat sana yemek taşıyorum hergün. Bari söyle yemeklerimi beğenmediğini, ben de boşuna yormiyim kendimi.

Osman: Canımın içi senden güzel yemek yapan biri yokki hayatımda, bir anam bir sen biliyorsun. Koşturmaktan anlamadım ki, sen de gördün bugün yine kaç röfle randevusu vardı. Güzel gözlüm benim kızma bana olur mu, yarın söz yiyeceğim. Buzdolabına koy sen.Hadi annenler kızacak yine yemeğe geç kaldın diye. Ver yerleri ben silerim. 

Hacer: E peki yine evime gelme diyorsun yani. Günlerdir ekiyorsun beni, sabah 5 dakika beraber yürüyoruz da seni yalnız görebiliyorum.  

Osman: Ne ekmesi hayatım, annemi şaşırtmayalım şimdi habersiz. Kadın seninle tanışınca yemekler yapmak ister.  

Hacer yine kendi kendine söylenerek aceleyle çıktı kuaförden. Osman nihayet yalnız kalmıştı. Kendi düşünceleriyle baş başa bir şarkı mırıldanarak yerleri süpürdü. Yine en huzurlu anına geri dönmüştü. 

Osman evinin kapısını açarken anahtar kilide takıldı yine. Bu kilidi haftalardır değiştirecekti sözde. Sonunda anahtarım içeride kalacak o olacak diye söylendi kendine. Yapması gerekenleri bilerek ve isteyerek inadına yapmıyordu Osman. Eve girdiğinde o keskin rutubet kokusunu hemen duydu yine. Bu sefer atılmamış çöp kokusuyla karışmıştı sanki. Üstünden geçtiği eski kıyafetleri elinin ucuyla topladı, evin köşesindeki kirli sepetine fırlattı. Dağ gibi büyümüş çamaşırlar mukavemet kazanamayıp devrildi. Kendini zar zor koltuğa attı, bacaklarını uzattı. Açlıktan karnı kazınıyordu. Bugün yine sabahki kuruvasanla durmuştu. Dolaba gitme zahmetini bile göstermedi. Kesin tam takırdı. En son ne zaman alışverişe gittiğini hatırlamıyordu. Alışverişe gitse ne olacaktı ki. Yıkanmayan bulaşıkların dağ gibi olduğu mutfakta yemek yapacak bir yer mi kalmıştı. Yapması gerekenleri bilerek ve isteyerek inadına yapmıyordu. Telefonu eline aldı köşedeki tostçuyu çevirdi. Ne istediğini zaten biliyorlardı. Selamlar verildi, hatırlar soruldu. Siparişi birazdan yola çıkardı. Acaba sucuklu tost ile kaç gün daha geçirebilirdi? Telefonu yerine koyarken telesekreter ışığının yanıp söndüğünü gördü. İç geçirdi, rutin haline gelmişti bu aramalar. Mesajın düğmesine koltuktan kalma zahmetini göstermeden uzanarak bastı. Dinlemeye başladı.

Dr. Hamdi Güner: Osman bey merhabalar. Ben Dr. Hamdi Güner. Asistanım sizi defalarca arayıp ulaşamayınca bu sefer ben şahsen aramak istedim. Kemoterapi randevunuza yine gelmemişsiniz. Bu tedaviye bir an önce başlamamız gerekiyor. Size defalarca söylediğim gibi hastalığın 3. Safhasındasınız ama tamamen umutsuz değilsiniz. Ne kadar önce başlarsak bu tedaviye o kadar çabuk cevap verecektir. Size şahsi numaramı veriyorum, istediğiniz zaman buradan beni arayabilirsiniz. Hem….

Ses giderek uzaklaşıyordu. Ağırlık bu sefer başından başlamıştı. Aşağı doğru iniyordu. Ses uğultu haline gelecek kadar silikleşmişti. Daha fazla duyamazdı, bir önemi yoktu. Uyuşma tüm vücudunu kaplamıştı. Kendini bıraktı. Yapması gerekenleri bilerek ve isteyerek inadına yapmıyordu. Hep burada kalmayı dileyerek gözlerini kapadı.

Beni hatırladın mı?

İki minder üzerinde Cansu ve Sinan gözleri kapalı bağdaş kurmuş halde karşılıklı oturuyorlar. 

Cansu: (çok sakin bir sesle) Ve şimdi adada yaptığım yolculuğun sonundayım. Adaya ilk 

ayak bastığım sahile doğru sakin adımlarla yürüyorum. Adanın dağına, nehrine, mağarasına ve kendimi bulduğum o küçük ahşap kulübeye veda ediyorum. Ahşap kulübede sıcacık yanan sobanın yanında pencereden dışarı baktığımızda gördüklerimi hatırlıyorum. O benim, gerçek ben. Unuttuğum ben. Bana bakıyor ve gülümsüyor. Adanın bana bugün sundugu sırrı fısıldıyor. 

‘Patlama senin suçun değil, sen o 70 insanı kurtaramazdın. Onların ölmesi 

Senin suçun değil.’ 

Peki senin benliğin sana ne söylüyor Sinan? 

Sinan: (çok sakin bir sesle) Hergün pizza yemeyi bırakmalısın. Şişman olmak senin 

suçun olabilir. 

Cansu: Sinaaann!! 

6 ay önceye Merve ve Murat’ın ev partisine dönüyoruz.

Sinan: Bitti galiba

Cansu: Efendim? 

Sinan: Kırmızı mi içiyorsun?

Cansu: Ah şaraptan bahsediyorsun. Şaşırdım bir anda evet kırmızı. Ay yoksa 

dişlerimden mi anladın!

Sinan: Yok dişlerin iyi. Kırmızı içtiğini gördüm de ondan. Ben yeni bir şişe açayım. 

Cansu: Dur ben de yardim edeyim. Sen Merve’nin arkadaşı Sinansın dimi? Ben de 

Cansu. 

Sinan: Şu şarabın beyazını pembesini nasıl yapıyorlar acaba. Sulandırıyorlar mı? 

Cansu: Hay Allah. Bu kötü şakayı bir tek ben yapıyorum sanıyordum.

Sinan: Zaten bir tek sen yapıyorsun Cansu. Ne sormuştun bana? Evet, Merve ile 

üniversiteden tanışıyoruz ama çok zaman oldu. Gruplar değişti filan. 

Cansu: Merve çok sosyal gerçekten milyon tane arkadaşı var. Ben Merve’yi eskiden 

tanıyorum ama asıl Murat çocukluk arkadaşım olur. Bu deliler bir ara kankaydı sonra bir gün pat diye sevgili oldular!

Sinan: Çok Sangria’dandır. 

Cansu: Nasıl ya, nereden biliyorsun?

Sinan: E zaten bu hikayeler ya Tekila’dan olur ya da Sangria’dan.  

Cansu: Ah dogru. Sen doğru seçeneği tahmin ettin. 

Sinan: Cansu sen hakkaten ciddisin dimi? 

Cansu: Sangria konusunda mı? Evet gerçekten sürahilerce Sangria ve Boom! Hayatlar 

birleşir. 

Sinan: Evet gerçekten de ciddisin. Hatırlamıyorsun ilginç. Bileğin nasıl bu arada? 

Cansu: Bileğim mi? Ah hala ilk günkü gibi orada biliyor musun ağrısı. Yoga çok 

iyi geliyor.  

Sinan: Bu kadar ağır çekim uçan başka biriyle karşılaşmamıştım daha önce. Tabiki 

ağrıyı hala hissedersin. 

Cansu: Nasil yani, anlattılar mı sana düştüğümü? Hakkaten sen nerden biliyorsun 

bileğimi taa savaştan önceydi o.

Sinan: Asmalı’da

Cansu: Evet yine iyi tahmin! 6. Hissi çok kuvvetli birisin anladım ben. 

Sinan: Cansu hadi ama biraz daha zorla o güzel kafanı. İstersen senin şu terapinden 

yapalım. Adaya gidelim his mağaradan çıkıp biraz hafıza nehrine girelim orada beni bulabilirsin. Al bakalim kırmızını. 

Cansu: Aaaa sende mi imge terapi yapıyorsun. Muhteşem birşey değil mi. Ben şimdi 

Şamanizm derslerine başlayacağım. Sembolleri çok benziyor. 

Sinan: Bu kadar derine inmek zorunda mıyız. Suyun üzerinde kalsak olmaz mı?

Daha önce çok normal bir yerde çok normal şartlar altında tanışmış olamaz mıyız? 

Cansu: Olabilir, normal şartlardan ne kasdettiğine bağlı. Ayrıca neden bu yüzyılda hala 

derine inmek ve hisler anormal oluyor. Savaş bile insanlarin bu cool’lugunu bozamadı. Bence bu kadar olana rağmen hala hislerimize çok uzak yaşıyoruz. Duygularımıza izin verip cool olma sevdasından vazgeçsek belki daha kolay atlatırız bu yalnızlık dönemlerini. 

Sinan: Evet aynen o gün de elinde kırmızı şarabınla Asmalı Mescit’te böyle kafamı dır 

dır şişirmiştin bu konularla. 

Cansu: Ay tamam tamam hatırladım. Gay Pride’dan sonra size rastlamıştık sokak 

partisinde. Beni gıcık eden çocuksun sen. Hatta senin yüzünden düştüm ben o ağaç dibine! 

Sinan: Gıcık eden mi. Bir anda yüzüne söylenmez ki insanin. 

Cansu: Nasıl hatırlamadım ben seni yaa çok pardon. Tamamen bir öküzlük. O kadar 

yoğunum ki işler güçler ile, kafa gitti. Savaştan sonra sokak filan kalmadı zaten. Kaybettik hepsini dimi? Sen söylesene bana biz tanıştık diye, neden söylemiyorsun?

Sinan: Her defasında hatırlatmak istiyorum Cansu, ama biliyorsun böylesi daha kolay.

Asmali Mescitte tanıştıkları o çok sarhoş ana, kalabalık sokağa gideriz.  

Cansu: Artık ülkedeki her şeye tepkisiziz, ruh gibi, sürüngen bir yaratık gibiyiz. Hiçbirşey 

hissetmiyoruz.  Sanki her gün her sabah ilk iş sürüngen bedenimiz ile şu şarap şişesine uzanıp 2-3 şişe deviriyoruz. Sonra sürünerek yatağa geri dönüyoruz. Bize birileri olanları anlatıyor, biz kafa bile sallamıyoruz. Tepkisiziz. Aklım almıyor. Senin aliyor mu? Dün yeni bir terapiye başladım. Çok acayip birşey. Seni önce hipnoz ediyor ve sonra ıssız bir adada yolculuğa çıkıyorsun. Sanki meditasyon gibi ama değil. Kendinle ilgili o kadar çok şey fark ediyorsun ki. Nehir var mesela o anneni temsil ediyormuş. Orada yıkanıyor ve arınıyorsun. Sonra dağa çıkıyorsun. Dağ da tabiki babayı temsil ediyor. Dağa tırmanış da bir macera. Sonra ormanda bir ev buluyorsun. o eve giriyorsun, o evdeki pencereden dışarı bakıyorsun. Bir de ne göreyim! Ben kendimi gördüm. Bir mezarın üzerinde oturuyorum. Hatırla diye sesleniyorum. Hatırla Cansu! 

Sinan: Cansu sen baya baya kafa yapıyorsun ya. ‘Gay pride’ dedik Asmalı dedik 

eğleniriz dedik. Seni gördük beğendik, elinde şarabınla bi ilginç geldin ama sen baya kafa yapıyorsun yani. Senin gün içinde önerilen doz seviyen nedir yaziyor mu bir yerde?

Cansu: Bak ben seni baymak istemiyorum ama son zamanlarda çok fazla değiştiğimi,

hislerimle ilk defa tanıştığımı hissediyorum. Sokakta tanıştık diye illa cool takılıp geyik mi yapmamız gerekiyor. Derin muhabbetlere girmenin ne zararı var anlamıyorum. Sen de böyle hissetmiyor musun? Off ne kadar kalabalık her geçen bana omuz atıyor, şarabın yarısını dökdük yine. Sanırım ilk iş bu şarabı bırakmam lazım. 

Sinan: Oha Merveyle Murat mi o birbirini yiyen? 

Cansu: Yok artık! Şunlara bak. Al işte hisleriyle tanışan bir çift insan. Hadi gel koş 

durduralım. Sabaha pişman olacaklar. 

Sinan: Bizi duymazlar bile, 3. Surahilerini bitirdiler. Dur yavaş ol sokak ufacık zaten

önüne bak. Adamın sigarasına dikkat et yanma. Koşma Cansu!

Cansu: Aaaayyy düşüyorum Sinaannnn.

Sinan: Görüyorum dur elimi tut. Off düştün bile. Durun, itmeyin çekilin! Heh Cansu 

iyimisin? Her yerin çamur olmuş.

Cansu: Ya Sinan şarabın diğer yarısı da gitti. 

Patlama sesi duyarız. Bugüne döneriz.

Cansu: Ne kadar içmiştik yine o gece. Sonra çöp oldu o elbise biliyor musun? Sahi yarım 

bardak şarapla nasıl kıpkırmızı olmuştu hatırlıyor musun Sinan?

Sinan: Sadece şarap değildi o Cansu. 

Cansu: E tabi canım çamur da vardı. Çamur ve şarap. 

Sinan: Evet güzelim çamur ve şarap. Shiraz açayım mı, benim getirdiğim duruyor 

sanırım mutfakta. 

Cansu: Bunuda mı söylemiştim sana o gün? 

Sinan: Yok artik Cansu seni kafama takip o gün Shiraz sevdiğini duyduktan sonra bugün 

sirf senin icin 3 şişe getirdiği mi düşünmüyorsun dimi? 

Cansu: Şu 3 şişeden mi bahsediyorsun? 

3 Kişinin Bildiği Sır

Merve, Sinem ve Eliz uzun süredir planladıkları buluşmayı sonunda Nişantaşı’nda sevdikleri cafe’de gerçekleştiriyor. Eliz yine stil bir kıyafet ve bol parfümüyle dedikoduları ardı ardına sıralarken Sinemin içini baymayı hızlıca başarabilmişti. Merve de dün akşam aldığı kötü haberi saklamaya kararlı bir şekilde cafe’ye doğru yürüyordu. 

Eliz: Sonunda Murat, yeter artık Elizcim dedi. Ekremin tembelliklerine daha fazla göz yumamıyor. Biliyorsun biz çok yardımcı olduk Mervelere, sırf arkadaşlarımız diye. Ama yeter yani Murat’ın da koruması gereken bir itibarı bir iş kimliği var.

Sinem: Baya kovacak mı yani Ekrem’i. Off fena. Tam da çocuğu İngiliz okuluna vermişlerdi. Yıllık 70 binmiş kızım! Çok da masraf ettiler.

Eliz: Tatlım ama bu böyle olmazki. Hep bir bahane! Yok ev aldık kredi var, gidiyorlar en son model araba alıyorlar. Şimdi de İngiliz okulları! Murat da bir yere kadar bekledi yani ve iş ilişkisini bitirecek dün ortak karar verdik. Aaa Merve! Buradayız buradayız! 

Merve: Selam kızlar nabersiniz? Off yani bu trafikten de bıktım, havanın bir sıcak bir soğuk olmasından da! Sıcak bastı ve aşırı açım siz ne yiyorsunuz?

Sinem: Valla Eliz yine gıcık bir şekilde meyve salatası söyledi. Ben hamburger yicem. Sen de noodle seç de paylaşalım bence. Ben lavaboya gidiyorum. Aaa kahve de söyle, siparişler gelirken içeriz. 

Sinem masadan kalkar.

Merve: Arkadaşların siparişine ek yapıcam. Bir tavuklu noodle, 2 americano bir zencefil limonlu çay lütfen. Teşekkürler.

Eliz: Ooo Merve zencefil limon mu, sağlıklı hayata hoşgeldin. 

Diye alaycı bir şekilde gülümser Eliz. 

Merve: Midem acayip kötü Eliz. Toparlamam lazım yemek gelene kadar yoksa kusuveririm şuraya bak gelme üstüme!

Eliz: Ay tamam. Bak ne dicem çaktırma Sinemler’in tüp bebek olmamış yine. Ağzından aldım ama konuşmak istemiyorum fazla bu konuyu dedi. Bence Ömer çocuk istemiyo bu kız da kendini kandırıyo… 

Diye devam ederken Merve Eliz’in lafını keser.

Merve: Eliz yeter! Sen de hemen kız gittiği anda ne yetiştiriyorsun bana? Kendi ne zaman uygun görürse o zaman anlatırdı. Senin bu dedikodu enerjin benim bütün pozitif enerjimi emdiğini farkediyorum biliyormusun? Sen mi çok değiştin ben mi değişiyorum emin değilim. 

Eliz: Merve kişisel dalıyorsun bence biraz düşünerek konuş. Murat ile Ekremin arasındaki problemleri arkadaşlığımıza yansıtmayalım derim ben. Olan olmuş herkes bu yeni yolunda daha mutlu olacak. Bence herkes birbirinin hayatından biraz uzak dursa iyi olur ne dersin?

Merve: Olan şey ne ben anlamadım? İşte mi bir problem olmuş Ekrem bahsetmedi?

Eliz: Birazdan herşeyi en detayıyla yatıracağız masaya tatlım. Aaa Sinem de geldi. Hadi siz kahveleri yudumlayın ben şurdaki çizmeyi gözüme kestirmiştim bir koşu alıp geliyorum yemekler gelene kadar!

Eliz koşarak uzaklaşır. 

Sinem: Bu kız yine nevrotik hareketlere başlamış. Birikmiş cinsel enerjisini bu sefer botlara mı kanalize ediyor.

Sinem alaylı bir şekilde güler. Merve gergin bir tebessümle cevap verir.

Merve: Hala mı tık yok. Zor bir dönemden geçiyorlar sonuçta. İş güç. 

Sinem: Ben sana söylüyorum kesin takılıyo Murat. Biliyorsun zaten flörtöz. Geçen Yılbaşı partisinde kafası güzelken bana sütyen bedenimi sordu biliyorsun anlattım. Bana bile yazıyorsa düşün yani. Zaten Eliz artık eminim biri var dedi. Hem de uzun süredir olduğundan şüpheleniyor. Mesajları görmüş telefonunda dün akşam yüzleşmişler. Kim olduğunu buluşunca söylicem, bombalar patlayacak dedi bugün dedi. 

Mervenin yüzü solar, bütün kan beynine sıçrar. Artık içinde tutamayacaktır bu gerçeği, ağlamaya başlar. 

Merve: Sinem benim o ben! Beni mi açıklayacak? Ben nasıl bir güne başladım inanmıyorum. Önce test, şimdi Elizin beni patlatacak büyük bombası. Allah kahretsin!

Sinem: Oha kızım ciddimisin. Ne bok yedin sen? Eliz seni öldürecek. Ne testi ne diyorsun tamam sakin ol teker teker anlat. Aaa Eliz? 

Eliz cüzdanını unuttuğu için geri gelmişti. Konuşmaların son cümlelerinde zaten dün akşam anladığı gerçeği bir defa daha kulaklarıyla duymuştu 

Eliz: Ne testi Merve? Bana derhal ne testinden bahsediyorsun açıkla!

06.12.2020

Nerede olduğumu görebilmek için kafamı kaldırıyorum. Bir tarlanın ortasında diz çökerken buluyorum kendimi. Çok rüzgar var, her şey uçuşuyor görmekte zorlanıyorum. 

Birden bana doğru kocaman, kara tüylü bir köpeğin koşarak geldiğini görüyorum. Bu koşuşun arkadaşça olmadığını çok çabuk hissediyorum. Ölmek üzere olmanın hafifliği geliyor bedenime. Birazdan herşey bitecek derken kocaman bir el geliyor ve beni çekip tarladan çıkarıyor. Uyanıyorum. 

Günler sonra uykumu aldığımı hissediyorum bu sabah. Mutfağa giriyorum kahve almak için. Kahve çoktan soğumuş ama bir bardak koydum kendime. Ekmek yapmak için dolaba bakıyorum, umarım un vardır. Malzemeleri karıştırıyorum ve hamuru kabarmaya bırakıyorum. Liva nerede acaba, haydi oynayalım. Liva doktor oluyor beni iyileştiriyor. Hep başka biri olmak istiyor bu aralar, ne komik. Sonra biraz zıplıyoruz. 

Hamura bakıyorum, güzel kabarmış.Sanırım mükemmel mayayı buldum diyorum kendime. Hadi Livayı yatırayım artık. Bir sıkıntı oturuyor içime. Günlerdir olduğu gibi yine dakikalarca ağlayacak ve uyumak istemeyecek. Tahmin ettiğim gibi, ağlama ve inat seansları başlıyor. Bir insanı bu kadar severken nasıl bu kadar işkence de duyulabilir aynı anda diye merak ediyorum. İçim sıkışıyor, sinirlerimin gerildiğini hissediyorum. Tam artık yeter bu sefer bağıracağım derken kapıdan biri giriyor,elini omzuma koyuyor. Ürküyorum bir anda. Sen dinlen ben hallederim diyor eşim. Ohh… Heyecanla bilgisayarıma doğru koşuyorum ve derse başlıyorum.  

will you join me?

Terra Incognita by Atlas Sound

I kept guards and caravans close to me
In case one day I’d need some company
I never looked out towards the wind
i never saw the families gathering around

Holy ghost
Tripled host, I saw
Carry me home
On the backs of beasts that drone

Holy sky
Opened up so wide
Carry me home
Scared me to the bone

Celestial crops carry me home
These ancient technologies strengthen my bones
I know a place called love
No one bothered me there, no I was all alone

Will you join me?
Could you possibly be
The one I sought?
The one I fought for?

A place I’d be
Able to see clearly
The beginning and end
I want to begin

Kanalizasyon (2009)

How far can the quality of Television fail? What is it that we watch religiously everyday ? Is it really the media’s fault? Are we blaming the right people , or is it us?  What is the definition of entertainment? Maybe we are exposed to so much information everyday, when we finally go home all we need is some bullshit to empty our minds… Kanalizasyon is one of those movies where you laugh too hard, and think too hard.

The life of a window cleaner changes once he gets a life changing job offer. He loves watching television and now he just needs to come up with show ideas for a tv channel. He comes up with the most ridiculous ideas which look stupid but in fact extremely close to today’s reality. Okan Bayulgen, the lead , is a famous actor, hosting a different show everyday. He basically owns our T.V. experience. This is the movie where he harshly cricitizes the concept that makes him rich.