Posted on

Tanrı Mimardan Pop Stara

by Le Corbusier


Bugüne baktığımızda, son 100 yılda mimarın toplum gözünde geldiği nokta oldukça ilginç. 20. yüzyıl başında bizler toplumu kurtaracak, yönlendirecek bir nevi modern tanrılar idik. Bizim için mimarlık sadece mimarlık; yapı yapmak sadece yapı yapmak değildi. Bu araçlarla yeni yüzyılın yeni toplumunu kurmak amaçtı. Dönemin her mimarı için böylesine yüce bir motivasyon vardı.

Şimdi ise böyle değil. Mimar sıradan birisi. En fazla popüler kültür içinde bir figür. Magazin ve yarışma programlarında bir anda ünlenen sokaktaki insandan pekte bir farkı yok. Medya onları ön plana çıkarıyor, gündemi belirliyor; mimar da popüler kültür içinde bir özne olmaktan çok nesne olarak davranıyor. Artık davranışlarını yüce amaçlar değil, medyanın kuralları belirliyor. Her biri nasıl ön plana çıkar, ünlenirim diye stratejiler geliştiriyor; medya ajansları ile çalışıyor; “imaj maker”lar ile beraber kendilerini yeniden kurguluyorlar.

Ne oldu da bizler bu kadar ayağa düştük? Toplumu kurtarma görevimize ne oldu? Yoksa bunların hepsi bir yanılsama id ve mimarlığın da diğer mesleklerden bir farkı yok muydu? Açıkçası bu durumu kabullenmekte zorlanıyorum ama burada, şimdi bu 100 yıllık değişimin izini sürmeye çalışacağım.

İlk saptamam şu: 1900 – 1940 arası avangard modernizmin kişilere dayalı deneyleri anonimleşti, yüzyılın ortasında fiziksel ve kurumsal araçlarını buldu. Modernizm kurumsallaştıkça ilk hızını ve iddiasını kaybetti. Yeni bir dünya kurmanın araçları, konut ihtiyacını acil olarak karşılamanın sıradan araçlarına dönüştü. Modernist ilkeler törpülendi, basitleştirildi, sığlaştırıldı. Bunun sonuçlarının ne olduğunu hepimiz biliyoruz: ruhsuz, kimliksiz yapılar yığını.

İkinci kırılma noktası 1960’ların sonunda yaşanan dönüşüm. Modernist ideallerin gelecek ufkunun yerini “hemen ve şimdi” mantığı aldı. Geleceğe dönük ideallerin yerini tüketim toplumunun sonsuz iştahı aldı. Artık mimarlardan beklenen onları eğlendirecek nesneler tasarlaması idi. Kimse gelecek ile ilgilenmiyor, şimdiyi istiyordu.

Üçüncü ve son kırılma noktası ise 1980’lerin sonunda yaşanan neoliberal dalga. Kamu yatırımları hızla düşerken sermayenin kendi karını maksimize etmeye yönelik büyük projeleri ön plana çıktı. Bu, mimarlığın toplum ile olan ilişkisinin koptuğu son nokta idi. Mimar artık bir yönlendirici değil sadece büyük projeler içinde önemsiz, sermayeye hizmet eden sıradan bir figüre indirgendi. Bugün mimar bu ideolojik çerçevede varolmaya, ekmeğini kazanmaya çalışan sıradan bir meslek adamı. Sermayeye eklemlenmiş, tabi olmuş bir meslek alanını temsil ediyor. Artık herhangi bir yaptırım gücü yok. Ayakta durabilmek için sistemin kendisine biçtiği rolü oynamak zorunda. Bu amaçla popüler kültürün araçlarını kullanıyor. Sisteme entegrasyonu onu yüce idealleri olan bir düşün adamı olmaktan basit bir pop yıldızına dönüştürüyor.

Tekrar ilk soruya dönelim. Yüzyılın başındaki “grandiöz” düşüncelerimiz bir yanılsama mıydı? Aslında hiçbir zaman böyle bir görevimiz olmamıştı da biz mi kendimize böylesine bir değer biçmiştik? Ve belki de tam da bu tanrısal, egosantrik düşünce biçimimiz mi bugünkü durumu yarattı? Eğer nesneleri tasarlamaktaki vizyonumuzdaki başarıyı toplumu ve bunun içindeki kendi yerimizi anlamakta da gösterebilseydik bugün daha gerçek bir toplumsal mimarlık kültürü yaratmış olabilir miydik? Son sözüm şu: modernist deneyim içinde pek çok hata yapıldı, yanlış vizyonlar kurduk. Ama görüyorum ki halen modernizm ile tekrar ve tekrar hesaplaşılıyor oluşu modernizmin köklerine yeniden bakmayı ve oradan bir ders çıkarılmasını gerektiriyor.

Le Corbusier

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s